Gönderen Konu: Güneyce Köyü Camii  (Okunma sayısı 7143 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ahmet PEKTAS

  • Administrator
  • Aktif Üye
  • *

  • İleti: 10492
  • Konu : 254
  • Değerlendirme: +0/-0
  • Cinsiyet: Bay
  • Last Login:Bugün, 06:32:57
  • Amed
    • Arsinlilerin Buluşma Noktası
Güneyce Köyü Camii
« : 25 Temmuz 2014, 23:32:05 »


Trabzon, içinde türlü mimari güzellikleri barındıran bir şehir. Şalpazarı, Tonya, Akçaabat, Vakfıkebir, Sürmene, Maçka gibi ilçelerinin her birinin farklı damak tatları, şiveleri, folklorları ve mimari özellikleri var. Bu bağlamda özellikle Arsin, Araklı, Sürmene, Çaykara gibi ilçelerin köylerinde yer alan ve her biri birer sanat şaheseri olan, kalem işi bezemelerle süslü camilere tesadüf etmek de mümkün. Eskiler bu mabedleri bir ibadet telakkisi ile göz nurlarını, el emeklerini dökerek inşa etmişler. Ne yazık ki günümüzde çoğunun adı dahi bilinmiyor. Bir kısmı ise son yıllarda büyük şehirlere ya da Trabzon merkeze artan göçlerden dolayı, cemaatsizlikten muzdarib. Çoğu yüksek dağ köylerinde bulunan bu yapıların tanıtımı yapılacak olsa, sırf bir tanesini görmek için dahi insanlar kilometrelerce yolu ve türlü zahmeti göze alarak buraları  ziyaret edebilir. Bu düşüncenin de etkisiyle methini birkaç defa duyduğum Araklı’nın Güneyce köyündeki Büyük Mahalle Camiine ulaşmak üzere değerli dostum Faruk Erdoğan ile birlikte yola çıkıyorum. Özel otomobille Trabzon merkezden yaklaşık bir saat süren yolculuk sonrasında, hem gördüğümüz tabiat manzarası hem de caminin içi tek kelime ile nefes kesiciydi.

Trabzon’dan yola çıktığımızda açıkçası gideceğimiz köy hakkında hemen hiçbir bilgimiz yoktu. Hatta Faruk, Arsinli birkaç arkadaşını aramasına rağmen köy ve cami hakkında bilgi edinmemiz mümkün olmadı. Arsin yolu üzerindeki bazı dükkanlara da söz konusu köyü sorduğumuzda bir cevap alamadık. Haliyle bende bir hayal kırıklığı baş gösterirken Faruk, Trabzonlulara özgü neşesiyle “Sorun yok, Araklılıdan bol ne var? Dur bir de bacanağı arayayım” diyor. Vee bingo. Caminin, bacanağının köyüne çok yakın bir mevkide olduğunu öğreniyoruz. Yapmamız gereken Arsin’in merkezini geçip Yanbolu’ya kadar gitmek. Buradaki sapaktan içeri girerek dere boyunu ve tabelaları takip etmek. Gideceğimiz köyün yakınında bir de baraj olduğunu öğreniyoruz. Büyüklerimiz boşuna sora sora Bağdat bulunur dememiş. Yanbolu sapağından 16 kilometre kadar ilerledikten sonra karşımıza Güneysu tabelası çıkıyor. Buradan içeriye giriyoruz. Önümüzde bir hurdacı kamyoneti. Faruk’un söylediğine göre bu kamyonetler köyleri geziyor ve buralardaki hurdaları topluyormuş. Kamyonetin arkasına takılıyoruz. Bereket versin sürücü iyi niyetli. Bizi fark edince sarp yolda, ilk fırsatta kenara çekiyor aracını. Bize yol veriyor. Sonrasında kıvrım kıvrım kıvrılan yolda sürekli sol tarafı izlemeyerek ilerlemeye devam ediyoruz. İki kilometre kadar gittikten sonra nihayet köydeyiz.


Güneysu köyünün girişinde bizi, tarihi seranderler karşılıyor. Her birisi ahşap işçiliğinin harikulade örnekleri. Belli ki eski devirlerin köy ustalarınca yapılmışlar. Şimdilerde eğilip bükülen bellerine destek verecek usta da yok. Yalnız, köyde derin bir sessizlik hakim. Köyün girişinde, caminin yolunu soracak birilerini arıyoruz ancak ortalıkta kimseler gözükmüyor. Nihayet bir evin ikinci katının balkonunda çay keyfi yapan iki kişi görüp, onlara camiyi sorduğumuzda “Ne yapacaksınız camiyi?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Meramımızı anlatınca da aralarından genç olanı “İmam benim, hoş gelmişsiniz” diyerek yanımıza iniyor. Yerde ararken gökte bulmak dedikleri tam da bu olsa gerek. Genç imamın rehberliğinde arabamızla köyün girişinde kısa bir tur atıyoruz. Biraz ileride bir seranderi oyun sahası haline getiren 4-5 çocuk aracımıza doğru “Hocam, hocam!” diye bağrışıyorlar. Köyün Kur’an kursunun öğrencileri olan bu çocuklar bizi uğurlarken, isminin İbrahim Kayış olduğunu öğrendiğimiz hocamız “Yaz tatilinde ve fındık zamanında ne kadar Kur’an öğretilebilirse ancak o kadar. Hele karşı köyün çocuklarının dereye girdiğini gördüler mi, bu kerataları camide tutmaya imkan yok. Eh onlar da haklılar bir yerde” diyerek bir sıkıntısını dile getiriyor.

İbrahim hoca, daha önce Trabzon merkezde bulunan İskender Paşa camiinde vekil imamlık yapmış, sonrasında asaleten buraya atanmış. Köyün kitabesiz ancak her halinden tarihi olduğu belli olan çeşmesinin yanından geçerek bir yol kenarında duruyoruz. “Buradan biraz yürüyeceğiz” diyor İbrahim hoca. Küçük bir patikadan camiye iniyoruz. Hocamız yolun dik ve taşlık olmasından şikayetçi olsa da benim gibi bir İstanbullu için bu yol, şirinlik manzumesi konumunda. Patikayı indiğimizde ise bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Kiremitlerinin üzerine taş konmuş, dışı bembeyaz alelade bir mescid karşıma çıkan! Bu halet-i ruhiye ile “Hocam kalem işleri ile meşhur Güneyce camii bu mu?” diye sorduğum soruya İbrahim hoca gülerek cevap veriyor: “Kalem işleri içerde hocam”

Derken o büyük an geliyor. İki kanatlı ve yeşile boyanmış giriş kapısından içeri süzüldüğümüzde adeta irem bağlarına girmiş gibi oluyoruz. Yeşil, sarı, kırmızı ve mavi renklerin hakim olduğu bir renk cümbüşünün içinde buluyoruz kendimizi. Nereye bakacağımı, fotoğraf çekmeye nereden başlayacağımı şaşırıyorum. Rengarenk tavanına mı, ahşap işçiliğinin harika bir örneği olan vaaz kürsüsüne mi yoksa minbere mi odaklanmalıyım bilemiyorum.


Caminin üst tavanı boydan boya Esmaü’l Hüsna ile çevrilmiş. Yani Allah’ın güzel isimleri nakşedilmiş. Bunların altında yeşil ve kırmızı renkte süslemeler var. Tavana bakıyorum. Düz, ahşap tavan tek tek değişik şekil ve renkte ahşap çıtalar kullanılarak yapılan geometrik bezemelerle örtülmüş. Hele büyük bir avizenin sarktığı tavan göbeğindeki süsleme, soluklarımızı kesiyor. Duvarlarda son derece güzel bir işçilikle dinsel mekanlar resmedilmiş. Minberin hemen altında bir Kabe tasviri karşılıyor bizi. Kadınlar mahfili ise ayrı bir zarafet taşıyor. Buradan, caminin içini kuşbakışı görmek mümkün. Yalnız bu mükemmellik içinde tek tük kusurlar da göz batmıyor değil. Misalen, cânım kalem işlemleri ile süslü olan üst kattaki duvarın bir yeri, çirkin bir alçı ile kapatılıvermiş. Belli ki buradan bir elektrik tesisatı geçmiş. Ancak olan olmuş ve buradaki kalem işlerine zarar verilmiş. Dış pencerelerin ahşap yerine pimapen olması da seyir zevkini bozan bir diğer kusur.

İbrahim hoca, fotoğraf çekiminin ardından bizi kendi elleriyle demlediği çaydan içmeye davet ediyor. Benim de canıma minnet. Bu sayede biraz da cami hakkında sohbet imkanı yakalamayı umuyorum. Umduğum gibi de oluyor. Sohbet sırasında aslen Araklılı olan İbrahim hocanın yaman bir balık avcısı olduğunu öğreniyorum. Ağlarını el işi ördürecek kadar bu işin hastası. Sonra sözü camiye getiriyorum. İbrahim hoca biraz dertli. En büyük sıkıntısı cemaatsizlik. Ne yazık ki diyor genç hoca, “vakit namazlarını çoğu zaman tek kılıyorum”. Gerçekten de biraz sonra okunan ikindi ezanının çağrısına kimsenin cevap vermediğini görerek bu serzenişin pek de haksız olmadığına bizzat şahit oluyoruz. “Köyde insan kalmadı ki, cemaat olsun” diyerek sözlerine kaldığı yerden devam ediyor. Olanlar da tek tük Cuma’ya ya da bazen yatsı ve akşama geliyorlar o kadar”. Cemaat olmadığı için caminin onarım gerektiren bazı ufak işlerine de el atamıyor. Ama tüm bunlara rağmen cami pırıl pırıl. Halılar tertemiz. Camiyi bilen ellere emanet etmek, eksiklerin uzmanlarca teminini sağlamak emelinde.

Biraz da caminin tarihinden konuşalım diyoruz. “Haa işte o konularda biraz zayıfım, yardım almam gerek” diyor İsmail hoca. Hemen telefonuna sarılıyor ve Ali dayıyı arıyor. Ali dayı oldukça yaşlı. Söylenenleri zar zor anlıyor. Camiyi kimin yaptığını sorduğunda “Ne yapacaksın? Öldü onlar öldü” diyor. Meramımızı zor da olsa anlattıktan sonra, iç yazıları Araklı’nın Gadahor denilen bölgesinden gelen bir ustanın yazdığını öğreniyoruz. Ustanın ismini hatırlamıyor. Tavan süslemeleri ise Güneyce köyünde yaşamış olan Halit ve Temel adlarındaki baba-oğul iki ustanın elinden çıkmış. Caminin kapısındaki Latin harfli kitabede yer alan, “1300” ibaresinden anlaşıldığına göre yapı miladi 1882’den kalma. Yani 130 yıllık. Bir başka yerde ise Osmanlı harfleri ile 1921 ibaresi okunuyor ki bu da belki tamir tarihidir. İnşa olunduğu yıllarda son derece şenlikli olan bu mevkide belli ki o vakitler cemaat sıkıntısı çekilmiyormuş. Cami, şimdiki gibi mahzun değilmiş anlaşılan.

Sohbet uzadıkça uzuyor. Ancak güneşte batmaya dönüyor. Yolumuz uzun. İbrahim hocaya nefis çayı ve ikram ettiği bisküvitleri için çok teşekkür ediyoruz. Asıl teşekkür ise gezimize katık ettiği sohbeti için. Bunca emeğe, zahmete değdi mi sorusunun cevabı ise kesinlikle evet. Bir dahaki gelişimde farklı bir camiyi daha keşfetmek istediğimi söylüyorum Faruk’a. O da ziyaretten memnun kalmış vaziyette. Geldiğimiz yoldan yine Trabzon istikametine dönüşe koyuluyoruz.

Bu yazı 20011 yılının Ağustos ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 54. sayısından alınmıştır.

http://185.22.184.95/GDOldPhotos/uploads/2014/02/guneycekoyucami01.jpg



http://185.22.184.95/GDOldPhotos/uploads/2014/02/guneycekoyucami02.jpg



http://gezgindergi.com/arsinde-bir-gizli-hazine-guneyce-koyu-camii/
« Son Düzenleme: 25 Temmuz 2014, 23:37:36 Gönderen: Ahmet PEKTAS »
Hayatta herşey kısmet ...

 

GoogleTagged