Son İletiler

Sayfa: 1 [2] 3 4 5 6 7 ... 10
11
Hikayeler / Çöp Tenekesi - Serdar Yıldırım
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 16 Ekim 2016, 04:22:19 »

Ben bir çöp tenekesiyim
Çöpü bana at sevineyim
Yerde bir tek çöp göreyim
İster misiniz üzüleyim

Benim adım çöp tenekesi
Kulağını aç duy bu sesi
Yerleri temiz tutmaya
Davet ederim herkesi

İşte yeni bir gün başlıyor. Bugün yine güzel bir gün olacağa benzer. Her taraf pırıl pırıl, her taraf yemyeşil. Ben parkın ortasında bulunan büyük bir havuzun yanında bulunuyorum. Yan tarafımda oturacak yerler var. Daha ilerde ağaçlar var, çiçekler var, çocuklar için salıncaklar var. Tanıtım için bu kadarı yeterli herhalde. Ben bir çöp tenekesiyim.

Şu an sabahın erken saatleri olduğu için parkta kimse yok. Birkaç saat sonra çocuklar bu parka gelmeye başlarlar. Bir ay oluyor, okullar kapanalı, yaz tatili başlayalı. O günden bu yana park gündüzleri hiç boş kalmadı. Bu böyle iki ay devam eder, eylül ayında okullar açılınca park yine tenhalaşır. Bu parka oyun oynamak için, salıncaklarda sallanmak için gelen çocuklar kavga etmezler, iyi geçinirler. Zaten kavga etmek için bir neden yok ki canım. Park çocuklar neşeli vakit geçirsinler, eğlensinler diye yapılır. Ben çocukların kavga etmeleri için park yapıldığını hiç duymadım. Kardeş kardeş, güzel güzel geçinin çocuklar. Birbirinize kötü söz söylemeyin. Daima iyi ilişkiler kurun. Davranışlarınızda samimi olun. Bakın o zaman her şey ne kadar güzel olacak. Hayatınız bir tat, bir anlam kazanacak. Eğer şimdiden iyi bir çocuk olmak için çaba sarf ederseniz, büyüdüğünüz zaman iyi bir insan olacaksınız demektir. İyi insan, terbiyeli, faziletli, güzel ahlaklı insandır. Bu parka gelen çocukların evde, okulda, sokakta aynen buradaki gibi iyi birer çocuk olduklarına yürekten inanıyorum.

Ben düşünceye daldım mıydı zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamam. Şu şöyleydi, bu böyleydi diye düşünürken bir de bakarım aradan saatler geçmiş. İşte canlarım, ciğerlerim gelmeye başladılar. Aman, hem de üç tane. Üç tane tombik. Gelin çocuklar gelin, gelin de sallanın salıncaklarda, özgürce sallanın, kimse size karışamaz burada, çünkü bu park sizin, buranın sahibi sizlersiniz. Çöp tenekesi böyle düşünürken aniden düşüncesi yarıda kaldı. Bunun nedeni neydi? Çocuklar ellerinde bisküvi olduğu halde çöp tenekesinin yanından geçerken en küçük çocuk bisküvi ambalajını yere atıverdi. Bu durum çöp tenekesinin şaşırmasına neden olmuştu. Şaşkınlığı geçmeden düşüncesinde bir soru işareti beliriverdi. Tahminen on yaşlarındaki diğer iki çocuk nasıl bir davranış biçimi göstereceklerdi? Büyük çocuklardan biri çöp tenekesini fazla merakta bırakmadı ve ambalajı yerden alıp küçük çocuğu incitmemeye, gururunu kırmamaya özen göstererek:

“ Canım kardeşim, eğer biz yerleri temiz tutmak için çaba sarf etmezsek sonra her taraf çöpten geçilmez olur. Bunun zararı yine bizedir. Çevremizin temiz olmasını istiyorsak çöpleri yere değil, çöp tenekesine atmalıyız. İşte, bak böyle “ dedikten sonra ambalajı çöp tenekesine attı. Büyük çocuğun olası davranış biçimlerinden en iyisini göstererek ambalajı yerden alıp çöp tenekesine atması takdir edilmesi gereken bir hareketti. Hele hele kardeşini son derece nazik bir şekilde uyarması, kelimelerle anlatılamayacak güzellikteydi. Çocuklar, salıncakların bulunduğu tarafa doğru giderlerken, çöp tenekesi olanlar hakkında ne düşünüyordu? Dilerseniz bunu öğrenelim.

“ Kızmadım canım, hiç kızmadım. Ben küçük çocuğa sahiden de hiç kızmadım. Bilemedi, bisküvilerini yemek isterken, ambalajı ne yapacağını bilemedi. Ambalajı yere atıverdi işte. O daha çok küçük, aklı ermiyor onun daha. Öğrenecek, çöpleri yere değil de çöp tenekesine atması gerektiğini öğrenecek. Yoksa beni üzmek isteyeceğini hiç sanmıyorum. “

SON

12
Kitap / E-Kitap / www.ekitapcilar.com - Ücretsiz E-Kitap Arşivi
« Son İleti Gönderen: WOQUE 03 Ekim 2016, 07:51:20 »
E-Kitap, elektronik kitabın kısaltmasıdır ve geleneksel basılı kitaptan farklı olarak, elektronik ortamda kullanılmak üzere hazırlanmış olan kitaplara verilen isimdir. Günümüzün hızla ilerleyen teknolojisinde kitap okuma deneyimini telefonlara, tabletlere ve e-kitap okuyuculara taşımak isteyenler için oldukça önemli olan e-kitaplar, hemen her yerden erişilebilir olması sebebiyle oldukça geniş bir kitle tarafından tercih edilmektedir.

E-Kitapların en büyük artılarından birisi, basılı yayınlara nazaran daha ucuz olmasıdır. Bunun yanı sıra kolay erişilebilir olması, içerisinde kolayca arama yapılabilmesi ve yer kaplamaması da en büyük artılarındandır. Günümüzde yeni çıkan kitaplar internet ortamından ücretli olarak e-kitap formatlarında satın alınabilmektedir. Bun yanı sıra eski kitaplar da büyük bir hızla e-kitap formatına dönüştürülerek internet üzerinden paylaşılmaktadır.

Bir grup e-kitap dostu tarafından 2016 yılında kurulmuş olan www.ekitapcilar.com sitesi, e-kitap okumayı sevenler için oldukça geniş bir ücretsiz e-kitap arşivi sunmayı hedeflemektedir. Sitemizde yer alan tüm kitaplar .epub formatında olup, kitapların içerik kalitesi sizlere sunmadan önce onayımızdan geçmektedir. Arayıp bulamadığınız, sitemizde yer almasını istediğiniz tüm kitaplar için sitemiz üzerinden istekte bulunabilirsiniz.
13
14
Hikayeler / Belediye Otobüsü
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 26 Eylül 2016, 00:49:08 »


İlçenin tek belediye otobüsü törenle hizmete girdi. Caddenin iki yanına dizilmiş insanlar bir alkış tufanı kopardılar. Şoför Hasan direksiyon başında gururla oturuyor, bu nefis arabanın ilk kullanıcısı olma şerefine kavuşuyordu. On yıllık şofördü ama yapılan sınavda birinci olmasa şimdi direksiyon sallayamazdı. Daha dört saat şoförlük koltuğuna kurulacaktı. Ondan sonra görevi Bekir devralacaktı. Bekir de usta bir  şofördü çünkü sınava katılan on iki şoför arasında ikinci olmuştu. Otobüsü ikindi üstü Tahsin teslim alıp, akşam sekizde belediye garajına çekecekti. Bugün binmek bedava olduğu için, belediye otobüsü zımbacık doluyudu. Duraklar ise, ana-baba günüydü. Önceki duraktan gelenler inecek, bu duraktakiler binecekti yani bayağı eğlenceli bir iş. Bedava belediye otobüsüne kim binmez ki?

Ertesi gün duraklarda in-cin top oynuyordu. Pek çok seferde otobüsün içinde şoförden başka kimse görünmüyordu. Garajda bilet kutusunu açan görevli, on tane bilet saydı. Demek ki koca gün on kişi otobüse binmişti. Sonraki günlerde üçe-beşe düşen müşteri sayısı bir hafta sonra hiçe düştü. Artık kimsecikler belediye otobüsüne binmiyordu.

Kimseciklerin belediye otobüsüne binmeme durumu aylarca devam etti. Belediye zarar ediyordu ama buna aldıran yoktu. Belediyenin ilçede pek çok dükkanı vardı. Mazota zam geldi mi, kiraları arttırıyordu. Masraf mı arttı yüklen esnafa. Esnafın canı sanki patlıcandı. Esnaf da zam yaptı malına, bu sefer müşterisi azaldı. Sonunda kirayı ödeyemeyen esnafı belediye mahkemeye verdi.

Esnaf mahkemelerde ne zamandır perişandı. Onların aileleri vardı, çocukları vardı. Hepsine yazık  oluyordu. Belediye otobüsü bir gece yarısı garajın kapısını açtı. Usul usul sokaklarda ilerlemeye başladı. Özellikle geceleri uyku tutmuyordu. Durumu fark ediyor, üzülüyor, sessizce ağlıyordu. Biliyordu hiç suçu yoktu ama nedense kendini suçluymuş gibi hissetmesine engel olamıyordu. O, adam, kadın, çocuk tüm insanları çok seviyordu. Bir yüreği vardı ve yüreği insan sevgisiyle doluydu.

Belediye otobüsü ilçe dışına çıktı. Asfalt yol uzayıp gidiyordu. Kendince bir türkü tutturdu. Biraz sonra türkünün derdine derman olmadığını fark etti. Türkü söylemeyi bırakıp olanları düşünmeye başladı. Ne gereği vardı bunca sıkıntının? Şu insanlar sıkıntıları başlarına bela etmekte ustaydılar. Belediye başkanı olayları başlatan ve başkan seçilsin diye kendisine oy veren insanlara karşı acımasız davranandı. Başkan gider, dertler biterdi. Bir süre bunları düşünen belediye otobüsü geri döndü.

O, sabahleyin evinden çıkıp yolun karşısına park edilmiş makam arabasına binmek için, karşıdan karşıya geçmekte olan belediye başkanının üstüne gidip iki metre karşısında durdu:

" İnsanlara çektirdiklerin yeter. Görevinden istifa et, bu iş bitsin. "

" Benim gitmemle sorunlar çözülecekse istifa ederim. "

" Sorunlar çözülür, sen yeter ki çekil. "

Yeni belediye başkanı esnafı mahkemelerden kurtardı. Dükkan kiralarını eski durumuna getirdi. Belediye otobüsü ise, yakalanıp rutubetli bir garaja kapatıldı. Çürümeye terk edildi.

SON



Serdar Yıldırım


15
Hikayeler / Tiger
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 26 Eylül 2016, 00:48:35 »

Zamanlardan bir zamanda, devirlerden bir devirde, bir ülkenin bir köyünde, bir kadın oğlan doğurdu. Siyah saçlı, siyah gözlü bu çocuğun ismini Tiger koydular. Bakalım gelecek günler bu çocuktan neler bekler?

Tiger yedi - on beş yaşları arasında çobanlık yaptı. Kimse için kötülük düşünmeyen, iyi niyetli, temiz yürekli bir çocuktu. Günleri dağlarda, ovalarda koyun sürüsü peşinde geçip gidiyordu. Çok seviyordu koyun gütmeyi. Sürüsündeki her koyunun ismini biliyordu. Bu isimleri kendisi koyuyordu. İsimlerin hepsi çiçek isimleriydi: Papatya, sümbül, menekşe, karanfil...

Tiger koyunlardan sonra en çok çiçekleri seviyordu. Diğer çobanlar gibi kaval çalmaz, koyunlar otlarken çevreden çiçek toplardı. Bu çiçekleri eve dönünce annesine armağan ederdi. Annesi de çiçekleri toprak vazolara koyar, vazolardaki çiçekleri her gün sulardı. Bu yüzden Tigerlerin evi çiçek bahçesine dönmüştü.

Günlerden bir gün Tigerlerin komşusuna bir akrabaları ziyarete geldi. Bu adam o ülkenin başkentinde yaşıyor ve çiçek ticaretiyle meşgul oluyordu. Aynı zamanda saray çiçekçibaşısıydı. Çok zengindi. Başkentte dört tane çiçekçi dünkanına sahipti. İnsan bu kadar çiçeklerle içiçeyken ziyarete gittiği evin komşusunun oğlunun çiçekleri çok sevdiğini duyunca onunla tanışmadan durabilir mi?

Çiçekçi, Tiger'in çiçek sevgisine, çiçek bilgisine hayran kaldı.
" Belki de bu çocuk, bu kuş uçmaz kervan geçmez köyden başka yerde örneğin bir büyük şehirde dünyaya gelseydi garanti saraya çiçekçibaşı olurdu, " diye düşündü. Çiçekçi, Tiger ile annesini başkente götürdü. Onları oldukça geniş bahçesi olan bir eve yerleştirdi. Tiger'e dükkanlarından birinde iş verdi. Tiger ustasından kısa zamanda çiçekçilik mesleğini öğrendi. Çiçekler hakkında bildiklerini yeni bilgilerle geliştirdi. Evlerinin bahçesinde çeşitli çiçek türleri yetiştirmeye başladı. Zamanla ünü ülkenin dört bir yanına yayıldı.

Kral bir gün bu çiçek bahçesini görmeye geldi. Nutku tutuldu, büyülendi sanki. Çiçekler o kadar güzeldi ki? Çiçeklerin güzelliğini hakkını vererek övmek istedi. Düşündü. Düşündü. Şaheser, inanılmaz güzellikte, hayranlık duyulacak... Hayır, hayır. Bilinen hiçbir kelime veya deyim bu çiçekleri övmek için, yeterli olamazdı. Bu çiçekleri yetiştirmeyi başaran kişi de bir kenarda kalamazdı. Kral, Tiger'e saray çiçekçibaşısı atandığını söyledi ve onu saraya götürdü. Görevden alındığını öğrenen eski çiçekçibaşı itiraz etmek istedi. Fakat bütün çabası boşuna oldu. Kendisini zorla saray dışına çıkardılar.

Tiger tam altı yıl çiçekçibaşı olarak görev yaptı. Her yıl ülke çapında en güzel çiçek yarışması düzenledi. Bu yarışmaların hepsinde ilk on sırayı Tiger'in çiçekleri paylaşıyordu. Tiger tek seçiciydi ve ilk on sıra dışında kalanlar eleniyordu.

Altıncı yıl sonunda kral yaşlandığını öne sürerek görevine devam etmeyeceğini açıkladı. Yeni kral seçimi için, tek seçici olarak Tiger'i görevlendirdi. Sonrasını tahmin etmek zor değil: Tiger kendi kendini kral seçti. Eski kral krallığını Tiger'e bıraktıktan sonra saraydan çok uzaklarda yaptırmış bulunduğu çiftliğe çekilerek sakin bir yaşam sürmeye başladı.

Tiger'in elinde yönetmesi gereken koskoca bir ülke vardı ve o bu şansını sonuna kadar kullanmasını bildi. Ülke için faydalı birçok işler başardı başarmasına da halkın büyük çoğunluğu ekmeklerinden koparılarak  gerçekleştirilen ve esas faydası gelecek nesillere dokunacak olan projelere memnun kalmayan, öfke dolu bakışlarla baktılar. Tiger halktan yükselen feryatlara kulaklarını tıkadı, duymamazlıktan geldi, doğru bildiği yoldan milim şaşmadı.

SON



Serdar Yıldırım


16
Hikayeler / İki Dinazor Kardeş
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 26 Eylül 2016, 00:47:50 »

Zamanımızdan bir milyon yıl önce yeryüzündeki dinazorlar çağında iki dinazor kardeş yaşıyordu. Bu iki dinazor kardeş ot yiyerek besleniyordu. Her zaman birlikte gezerler, birlikte dolaşırlardı. Günleri çok sakin ve olaysız geçiyordu.

Günlerden bir gün iki dinazor kardeş gezerken, gökyüzünde yuvarlak ve ışık saçan bir cisim gördüler. İlk anda bunu bir yıldız veya dünyaya düşen bir göktaşı sandılar. Yıldızlar gündüz görünmezlerdi ve bu bir göktaşı olsa dünyaya düşmesi gerekirdi. Hiçbir göktaşı sağa sola hareket etmezdi. Oysa bu, bazen gökyüzünde olduğu yerde hareketsiz kalıyor, bazen akıl almaz hızla sağa sola gidip geliyor ve rengarenk ışıklar saçıyordu. İki dinazor kardeş önce çok şaşırdılar sonra korktular. Hayatlarında ilk defa böyle bir şey görüyorlardı. Birlikte koşarak barınak olarak kullandıkları büyükçe bir mağaraya saklandılar.

Daha sonraki günlerde zaman zaman bu olay tekrarlandı. Bir gün bu ışık saçan cismin saçtığı ışınlar öylesine yoğundu ki dayanılmaz sıcaklıktaki bu ışınlardan korunmak için, yakındaki bir göle girdiler. Günden güne daha çok tedirgin olmaya başladılar ve doğup büyüdükleri yerleri terk ederek uzak diyarlara göç ettiler.

Aradan uzun yıllar geçti. Bir akşamüstü konuşurken doğup büyüdükleri yerler akıllarına geldi. Canları oraları yeniden gezip görmek istedi. Hemen o anda sabah erkenden yola çıkmak için, söz verdiler. Eskiden barınak olarak kullandıkları mağaranın yakınlarına geldiklerinde şaşırıp kaldılar. Bunlar da neydi böyle?! İki ayakları üstünde yürüyen, iki kolları, elleri olan, başları, kaşları, gözleri, uzun saçları...Nereden gelmişler, neden buraya yerleşmişler, nasıl ve hangi amaçla yaratılmışlar? Bunları düşünmeye zaman bulamadılar. Çevredeki otlar arasından bu iki ayaklı yaratıkların yavrularından dört tanesi önlerine çıkıverdi ve korkmadan yanına geldiler.

İki dinazor kardeş oturdukları yerde kalakaldılar. Geriye dönüp kaçamıyorlardı çünkü çevrede başka yavru yaratık bulunabilirdi. Koskoca gövdeleriyle onları ezip geçmek, onlara bir zarar vermek istemezlerdi. Bu iyi kalpli, temiz yürekli dinazor kardeşler, çaresiz beklemeye başladılar. Biraz sonra çevreleri büyüklü, küçüklü yaratıklarla dolmuştu. Yaratıklar, dinazor kardeşlerin çevresinde elele tutuşup dönmeye başladılar. Sevinçlerini bağırışarak belli ediyorlardı. Yaratıkların kendilerine bir zararı dokunmayacağını anlayan dinazor kardeşler gözlerini kapatıp başlarını otların üstüne bıraktılar. Bu durum yaratıkların dost olmak  isteklerine verdikleri anlamlı bir cevaptı.

İki dinazor kardeş ilk insanları çok sevdiler, ilk insanlar da onları. Dünyadaki ilk insan nesliyle uzun yıllar sevgi, barış ve kardeşlik içinde yaşadılar.

SON



Serdar Yıldırım
17
Hikayeler / Bosnalı - Tarihi Hikaye
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 26 Eylül 2016, 00:47:01 »

Doğma, büyüme Bosnalıydı. On sekizinde Yeniçeri Ocağı'na girmiş, birçok sefere katılmıştı. Cesaret ve atılganlıkta üstüne yoktu. Ayrıca çok iyi ok atardı. Yerden bir buçuk metre yükseğe bir testi diker, beş adım sayar, aynı yükseklikte ve aynı hizada bir testi daha diker. Otuz adım sayar. Döner. İki testi ile kendi bir çizgi gibi olur, arkadaki testiyi görmeyecek şekilde. Ok ve yayını alır. Bir okta iki testiyi kırardı. Bunu başka başaran olmazdı.

Köyünden bir kızla evlendi. Zamanla iki oğul, üç torun sahibi oldu. Oğulları gibi torunlarına da kılıç kullanmayı, ok atmayı ve ata binmeyi öğretti. Yaşı altmışı geçmişti. On sene vardı ki artık sefere, savaşa gitmiyor, torunlarının yetişmesi için, uğraşıyordu. Torunları on iki ve dokuz yaşları arasındaydı. Oğulları senede iki üç defa köye gelir, her seferinde on beş gün, bir ay kalıp giderlerdi. Asker arasında iki testiyi bir ok atışıyla kırışın anlatılıyor deyince eski günleri hatırlar, yüreği kıvançla dolar, göğsü gururla kabarırdı.

1534 senesinde devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman Irakeyn seferine çıkmış ve Bağdat üzerine yürümüştü. Bosnalının iki oğlu da orduya katılmıştı. Meydanı boş bulan Sırp eşkiyalar fırsat bu fırsattır deyip Rumeli'ndeki Türk köylerini basıp yağma etmeye, halkı acımasızca katletmeye başlamıştı. Bosnalının on iki ve on bir yaşındaki iki torunu o gün atla komşu köye gitmişti. Çocuklar köydeyken Sırp eşkiyalar köyü basmışlar, kısa bir direnmeyle karşılaştıktan sonra çocuk, kadın, ihtiyar demeden herkesi kılıçtan geçirmeye başlamıştı. Bosnalının on iki yaşındaki torunu zorlukla canını kurtarabilmiş ve atına binip kaçmak isterken omzuna yediği okla yaralanmıştı. Çektiği büyük acıya karşın, atını durdurmamış ve kendi köyüne olanları haber vermek için, yola çıkmıştı. Köyüne vardığında Sırp eşkiyanın yaptıklarını anlatmış ve  dedesinin kolları arasında son nefesini verirken, son sözleri, " Komşu köydekilerin, kardeşimin ve benim intikamımı al, dede.. " olmuştu. Bunun üzerine Bosnalı köydekileri bir araya toplayıp dağa çıkardı.

Akşamüstü Bosnalının köyüne gelen Sırp eşkiyalar, köyü terkedilmiş bir halde bulunca çok kızdılar. Tamamı yirmi kişi olan eşkiyaların reisi Kasap İvan geceyi burada geçirmeye karar verdi. Köy meydanına büyük bir ateş yakıp yanlarında getirdikleri içkileri içip eğlenmeye başladılar. Bosnalı köydekileri dağa bıraktıktan sonra yanında kalan son torunu dokuz yaşındaki Hüsrev ile birlikte geri dönmüş, köyün yakınındaki bir tepeden eşkiyaları gözlüyordu. Vakit gece yarısını bulmuştu ki, Bosnalı, torununu tepede bırakarak sessizce köye indi. Köyün çevresinde nöbet tutan dört eşkiyayı birer birer okladıktan sonra köy meydanının kenarındaki bir evin arkasına saklandı. Eşkiyalar, ateşin etrafında sıralanmışlar, Sırpça şarkı söylüyorlardı. Bosnalı barut kesesini çıkardı, okun ucuna bağladı. Aradaki mesafeyi iyice hesapladıktan sonra yayını gerip oku ateşin ortasında düşecek biçimde attı. Büyük bir patlama sesi feryatlara karıştı. Bu patlamadan geriye Kasap İvan ve iki eşkiya kalmıştı. Bosnalı onların toparlanmasına meydan vermeden kılıcını çekerek, üstlerine atıldı. Kısa süren bir mücadeleden sonra iki eşkiya cansız yere serildi. Geriye eşkiyaların reisi İvan kalmıştı. Bosnalı ile İvan'ın kılıç kılıca yaptıkları vuruşma bir hayli devam ettikten sonra Bosnalı'nın sert bir kılıç darbesiyle İvan'ın elindeki kılıç kırıldı. Silahsız kalan İvan dizlerinin üstüne çökerek:

" Dur ihtiyar, öldürme beni. Buraya çok altın getirdim. İşte bak altınlar şu gördüğün torbaların içinde. Al hepsi senin olsun. Yeter ki canımı bağışla..." diyerek yalvarmaya başladı. Aman dileyene el kalkmayacağını bilen Bosnalı geriye dönmek için, adım attığı anda İvan şimşek hızıyla çizmesinde sakladığı bıçağı çekti. Fakat bıçağı atmak için, kaldırdığı kolu havada kaldı. Karnına yarıya kadar giren kılıç ve sırtına saplanan bir ok onun istediğini yapmasını engelledi. İvan korkunç bir feryat kopararak cansız yere kapaklandı.

Kılıcı atan Bosnalıydı da oku kim atmıştı? Bosnalı etrafına bakınırken, ilerdeki bir ağacın arkasında saklanmakta olan torunu Hüsrev elinde yayıyla ortaya çıktı ve dedesinin yanına geldi. Bosnalı elini torununun omzuna koyarak, her an böyle bir kalleşlik bekliyordum, tetikteydim torun, deyince Hüsrev, dede, hangimizin attığı ok mu kılıç mı önce saplandı dersin, dedi.

SON


Serdar Yıldırım

18
Hikayeler / Gezgin Şehmuz İznik'te
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 10 Eylül 2016, 22:00:02 »

GEZGİN ŞEHMUZ İZNİK'TE

Gezgin Şehmuz bir gün İznik'e gitmiş. İznik sokaklarında bir süre dolaştıktan sonra göl kıyısına gelmiş. Atını bir ağaca bağlayıp, kıyıdaki büyük taşların bulunduğu yere gidip oturmuş. Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş, suyun içinde bir deniz kızı peydah olmuş. Gezgin Şehmuz şaşırmış, şimdi bu deniz kızı da neyin nesi, diye düşünmüş.

Deniz kızı:
" Selam Gezgin Şehmuz, nasılsın? "  deyince Gezgin Şehmuz daha çok şaşırmış. Öyle ya hadi gölden deniz kızı çıktı, bu olabilir gibiymiş ama deniz kızının kendisine adıyla hitap etmesi olacak şey değilmiş. Nereden tanıyormuş ki, bu deniz kızı Gezgin Şehmuz'u? Gezgin Şehmuz kendini toparlayıp şöyle demiş:

" Sağ ol güzel deniz kızı. İyiyim de şu anda epey şaşkın durumdayım. Ben deniz kızlarının sadece masallarda var olduğunu bilirdim. Daha önceden tanışık olmadığımız halde adımı bilmeniz beni çok şaşırttı. Konuyu açıklığa kavuşturmanızı istemek hakkım sanırım. "

Deniz kızı gülümsedikten sonra şunları söylemiş:

" Tabii Gezgin Şehmuz, bu senin hakkın. Gölün altında büyük bir yeraltı şehri var. Dipteki su kanallarından geçilerek yeraltı şehrine inilir. Sokaklar ve evler suyun içinde kurulmuştur. Su kanallarının kapakları özel bir durum yoksa daima kapalıdır. Ender olarak bizden biri göle çıkar. Biz oradan burayı yani dünyadaki insanların yaşayışlarını inceleriz. Daha doğrusu sizi seyrederiz. Konuşmalarınızı duyarız. Sizleri tanırız, biliriz. Fakat yaşantınıza karışmayız. Olaylara müdahale etmeyiz. Bu bir çeşit sihirli aynalar aracılığıyla gerçekleşir. Ben yeraltı şehri kralının kızı Prenses İrona'yım. Gezgin Şehmuz'un göl kıyısına geldiğini görünce durur muyum? Hemen çıkıp geldim. Ne dersin, gelmekle iyi etmedim mi sence? "

" İnan bana deniz kızı gelmene çok sevindim. Ayrıca anlattıkların düşünce ufuklarımı genişletti. İnsanlar çoğunlukla günübirlikçidir, günü yaşamaya, günü kurtarmaya bakarlar. Gelecek hırs vermez, geçmiş ders vermez. Düşünceler belli kalıplar içinde sınırlanmıştır. Bu dar kalıplar içindeki düşünceler körelmiştir. İleri gitme şansı yoktur, tersine daima geriye gider. Bu dar kafa zihniyetinden kendini kurtarabilen, düşüncelerini belli kalıpların dışına taşırabilen özgün düşünme yeteneğini elde eder. Özgün düşünme, kişiye özel sadece o kişinin beyinsel fonksiyonlarının ürünü olan bir sistemdir. Bu yeteneğin kazanılabilmesi için, önce okuyup öğrenmek sonra da öğrendiklerini doğru olarak yorumlayıp, öğretebilecek duruma gelmek gerekir. Gezip dolaşmanın, yeni insanlar tanımanın konu üzerindeki önemi inkar edilemez. "

" Gezgin Şehmuz, sen bir söz ustasısın, bir filozofsun. Şu anda yeraltı şehrinde konuşmalarımız dinleniyor ve yazıcılar bunları kaleme alıyorlar. Az önce söylediklerin bizlere hayatımız boyunca yol gösterici olacaktır, yolumuzu aydınlatacaktır. Bir önerim olacak, bilmem nasıl karşılarsın? Bu konuşmalar masal havası içinde kitap olarak hazırlansa, torbalara konup buraya getirilse, sen atına yükleyip, bu şehirde ve gideceğin şehirlerde, köylerde halka parasız olarak dağıtır mıydın? Bitince geçerken uğrar, yenilerini alırdın. İnsanlara faydası büyük olurdu bu fikirlerin. "

" Prenses İrona, gerçekten asilce bir davranış içindesiniz. Karşılık beklemeden insanlara iyilik yapmak güzel bir duygudur. Önerini kabul ediyorum. "

Daha sonraki günlerde Prenses İrona'nın getirdiği torbalar dolusu kitabı Nicea'da ( İznik'te ) ve çevre köylerde dağıtan Gezgin Şehmuz mutlu bir şekilde oradan ayrılmış. Yeni şehirler görmek üzere yola düşmüş.

SON


Serdar Yıldırım


Serdar Yıldırım Masal Okuyor

Şampiyon Ördek

https://youtu.be/wKc4q3sav_8


19
Çoçuklar İçin... / Fakir Ahmet - Okuyan: Ayla Güler Yıldırım
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 06 Eylül 2016, 23:28:23 »

Fakir Ahmet
Yazan: Serdar Yıldırım
Okuya: Ayla Güler Yıldırım



https://youtu.be/-knDPXKQk6w
20
Hikayeler / Hurdacının Aşkı
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 17 Ağustos 2016, 10:39:22 »


        Hurdacı genç el arabasıyla hurda toplamaya çıkmıştı:
        " Haydi, demir alırım, bakır alırım, alüminyum alırım, sarı alırım. " diye bağırıyordu.
        Çok zengin, katları, yatları, köşkleri, fabrikaları bulunan bir ailenin kızı olan Hülya, üstü açık, spor arabasıyla köşkün bahçesinden yola çıkmıştı. Hurdacı gencin sesini duyunca frene bastı. Bekledi. Hurdacı genç, arabasının yanından geçerken:
        " Affedersiniz ama, siz aldığınız demirleri, bakırları ne yapıyorsunuz? " diye sordu.
       
 Bunun üzerine hurdacı genç durdu:
        " Ne yapacağım, bunları alan hurda deposu var, oraya satıyorum. "
        " İyi kazanıyor musun? Bu iş günde ne kadar para bırakıyor? "
        " Ben çok gezerim. Gün sonunda on kağıt kazandıysam, ---fim yerine gelir. Bazen çöpten hurda çıkıyor. Böyle hurdanın tümü kar. On beş-yirmi kağıt kazandığım günler oldu. Böyle ballı günlerde, kendime bir ziyafet çekerim. "
        " Ziyafet mi? Nasıl bir ziyafet bu? Kokteyl partisi falan mı? "
        " Kokteyl partisini hiç duymadım. Bir keresinde Cumhuriyet Halk Partisi'ne gitmiştim. Sağ olsunlar. Bana çok iyi davrandılar. Küçümsemediler. Çıkarken, buyur, yine gel dedilerdi ya, ikinci kere gidemedim. "
        " Siz neler söylüyorsunuz? Halk Partisi de nereden çıktı? Kendime ziyafet çekerim dediydiniz. "
        " Ziyafet işte ama kendi çapımda. Çarşıdaki kebapçıda bir buçuk iskender yerim."
       
Yakışıklı hurdacı genç, muzipçe o kadar güzel gülümsedi ki, Hülya da gülümsemekten kendini alamadı. Hülya'nın birden aklına köşkün arka tarafındaki atıl demirler geldi. Orada bir de eski soba vardı. Çocukluğundan beri onlar orada duruyordu. Bilmem bu genç onlara kaç para verirdi?
        Hülya:
        " Arkadaş, senin adın ne? " diye sordu. " Benim adım Hülya: "
        Hurdacı genç:
        " Benim adımda Şevket ama arkadaşlar bana Şevko derler. "
        Hülya:
        " Şevko, bizim köşkün arka tarafında hurda demirler var. Sanırım bir de eski soba olacaktı. Onlara ne verirsin? "
        Şevko:
        " Önce demirleri ve sobayı göreyim sonra bir fiyat biçerim. "
       
Hülya spor arabasını köşkün önüne park etti. Şevko ise, tek tekerlekli el arabasını iterek, birlikte köşkün bahçesine girdiler ve köşkün arka tarafına doğru yürüdüler. Onları köşkün penceresinden seyretmekte olan Hülya'nın babası, yanında korumaları olduğu halde, bahçeye çıktı ve Hülya'nın yanına gitti.
        Hülya'nın babası:
        " Kızım ne oluyor? Bu hurdacı da neyin nesi? "
        Hülya:
        " Hiç babacığım. Bu Şevko. Az önce arkadaş olduk. "
        Hülya'nın babası:
        " Arkadaş mı oldun? "
        Hülya:
        " Evet, arkadaş oldum ve buradaki demirleri ona satmak istiyorum. "
        Hülya'nın babası:
        " Ee iyi, sat bakalım. "
        Hülya, Şevko'dan yana dönerek:
        " Arkadaş, bu demirlere ve sobaya ne verirsin? "
        Şevko:
        " Demirler para etmez, arabaya atıvereyim. Sobaya beş lira veririm. "
        Hülya:
        " Sen şimdi bu kadar demir para etmez diyorsun ha? Ama kilo hesabı satacaksın. Demirler kalsın. Sobaya beş lira az, şuna on beş desek. "
        Şevko:
        " Hemen kızma arkadaş! Sobaya on beş tamam ama yanında demirleri de isterim yani burada ne varsa hepsine on beş. "
        Hülya:
        " Olmaz! Hepsine yirmi. Beş kuruş aşağı olmaz. "
        Şevko:
        " Tamam, hepsine yirmi. Ben şunları arabaya yükleyivereyim. "
        Şevko, demirleri ve sobayı arabasına yükledikten sonra, Hülya'ya dönerek:
        " Şimdilik beş lirayı vereyim, kalanı yarın bu vakitler buraya getiririm. Görüşmek üzere. " deyip, arabasını iterek gö türmeye başladı.
        Hülya, Şevko'nun verdiği beş liraya bakakaldı. Bir an babasıyla gözgöze geldi. Babası onun haline acıyarak bakıyordu:
        " Kızım, seni Amerikalarda boşuna okutmuşum. İktisat üniversitesinden mezunsun ama üniversitenin ünisinden haberi olmayan birine karşı yirmi sıfır galip gelmen gerekirken, on beşe beş yeniliyorsun. Bu genç sana on beş lirayı getirmez. Gitti gider. "
       
Babası bu sözleri söyledikten sonra korumalarıyla birlikte uzaklaştı. Hülya iki damla gözyaşının yanaklarına süzüldüğünü farketti. Bebeklik günleri hariç, ağlamadığını biliyordu. Çok iyi bildiği bir şey daha vardı: İnsan karakterleri. Karakter tahmini işinde hiçbir zaman yanılmamıştı. Tahmini doğru çıkarsa, Şevko yarın gelir ve on beş lirayı getirirdi. Eğer Şevko yarın gelir ve on beş lirayı getirirse, ondan ayrılmayacağına kendi kendine söz verdi.
        Yarın olmuştu. Hülya bir saati aşkın bir zamandır köşkün bahçesinde dolanıp duruyordu. Bilmem kaçıncı defa bahçe kapısına yaklaşmıştı ki, Şevko'yu gördü. Şevko gelmişti:
        " Kusura bakma, arkadaş. Dün yanımda başka param yoktu da ondan öyle oldu. Yoksa borç bırakmak istemezdim. İşte on beş lira. "
        Hülya:
        " Parayı getirdin ya gerisinin önemi yok. Demirlerle sobayı satınca sana iyi kar kaldı mı? "
        Şevko:
        " Aman, ne demezsin! Çok iyi kazandım. Onları altmış liraya aldılar. Yirmi sana verdim bana kırk lira kaldı. Şimdiye kadar böyle ballı alışveriş yapmamıştım. Çarşıdaki kebapçıya gidiyorum. Benimle gelir misin, arkadaş? İskender haricinde ayran, kola ne içersen ısmarlarım. "
        Hülya, Şevko'nun dediklerine bir güldü, bir güldü ki sormayın!
        Onlar çarşıdaki kebapçıda çok güzel ve neşeli bir ziyafet çektiler. Hülya konuşma aralarına sorucuklar sıkıştırarak Şevko'yu daha yakından tanımak fırsatını buldu. Onda gelişmeye, daha çok kazanmaya uygun muhteşem bir ticari zeka bulunduğunu farketti. Dört yıllık hurdacı ve yirmi beş yaşındaydı. Askerliğini yaptıktan sonra köyüne dönmemiş, Bursa'da kalmıştı. Köyünde beşi bitirmiş, altının yan kapısından geçmişti. ( Altıncı sınıfa ait birkaç kitap bulmuş ve bunları okumuşluğu vardı. ) Daha dün canlıca yaşadığı olayda adam beş lira sermaye ile on beş lira bocunu ödemiş, kırk lira da temiz para kazanmıştı. Yirmi liranın karı kırk lira olmuştu. Demek ki, yirmi bin lirası olsa kısa zamanda kırk bin lira kar edebilirdi.
       
Hülya birkaç gün sonra durumu babasına anlatarak, Şevko'yu şirketlerinden birinde işe aldırdı. Şevko ilk gün kıyafetlerini yadırgadı. Takım elbiseli, beyaz gömlekli, kravatlı halini aynada görünce şaşırdı ama zamanla alıştı. Hülya bu ilk avansın deyip beş bin lira verince cebi kızıştı. Para tomarı pantolonunun cebinde şişkinlik yapınca bir cüzdan alıp ceketinin iç cebine koymayı ihmal etmedi.
        Şevko kiralık olarak tuttuğu apartman dairesinde satın aldığı pek çok kitabı okumaya başladı. Aradan aylar geçtikçe, beyninin hücreleri bilgiyle, bilimle, kültürle aydınlanmaya başladıkça, çağdaşlaştıkça, bakışları değişti, gözlerinden zeka fışkırmaya başladı. İnanılmazı gerçekleştirip dünyaya bir fakirin neler yapabileceğini göstermek istiyordu. Bunun için yıllardır fırsat kollamıştı. Beyninin en ücra köşelerindeki fikirleri, çevresindekilerden yanlış anlarlar diye açıklamaktan korktuğu düşünceleri şirketteki çalışma ofisine gelen Hülya'ya anlatıyor ve takdir görüyordu. Ne demek öyle, söz gümüştür. Şevko'ya göre, söz altın değerindeydi. Söz, ağızdan çıkar ve iyiyi, doğruyu, güzeli anlatırdı. Konuşacaktın, her konuda bilgini ortaya koyacaktın. Herkes istediği konuda fikir ileri sürüp yorum yapabilirdi. Bu konuda ben böyle düşünüyorum derdin ve kesinlikle yanlışa düşmezdin. Önemli olan, ben diyebilmekti. Boyun bükmeden, eğilmeden savunduğun fikrin takipçisi olabiliyorsan, Ne Mutlu Türküm Diyene.
        Şevko, Hülya'nın ofise uğramadığı günlerde huzursuz oluyordu. Her gün mutlaka onu görmek, onunla konuşmak istiyordu. Zamanla Hülya'yı sevmeye başladığını fark etti. Hem bu sevgi öylesine büyük bir sevgiydi ki, kısaca adına aşk dedi. İnsanoğlu dünyada var oldukça aşk da var olacak ve benim aşkım, sırılsıklam aşık olan Şevko'nun aşkı yani Hurdacının Aşkı adıyla isim bulacaktır.
        Aslında Hülya da Şevko'ya karşı ilgisiz değildi. Tanıştığı ilk günlerde Şevko'ya karşı derin bir his ve sevgi duyduğunu anlamıştı. Şevko'ya yardımcı olmuş, onu sokaktan kurtarmış ve zirveye taşıyordu.
       
Aradan beş yıl geçti. Bu beş yıllık sürede Şevko para kazanmanın inceliklerini keşfetmekle meşguldü. Bir aralık para kazanmanın püf noktaları isimli bir kitap bastırmaya kalkışmış ve Hülya'nın gayretleri sonucu hazırladığı dökümanları sobada yakmıştı. Tahvil ve hisse senedi alımlarına girişen Şevko kıyısından, köşesinden de olsa azıcık bir servet oluşturmuştu. Şirketten kazandığı parayı yani aldığı maaşı derin dondurucuya atmıyor, o parayı çalıştırarak, paraya para kazandırıp, kasasına sıcak para girişi sağlıyordu.
       
Bir gün Şevko, çalışma ofisine gelen Hülya'ya aşkını anlattı. Onu çok sevdiğini ve evlenmek istediğini söyledi. Hülya da, Şevko'ya, kendisini çok sevdiğini ve evlenme teklifini hemen kabul edebileceğini fakat babasının da olurunu almak istediğini söyledi.
        Köşkteki akşam yemeğinden sonra Hülya, babasına, bugün bir evlenme teklifi aldığını, bu teklifi yapan genci yıllardır tanıdığını ve onu çok sevdiğini söyledi. Bunun üzerine babası:
        " Kızım, bu gencin otomobil fabrikası var mı? " diye sordu.
        " Yok baba, nereden olsun? Belki zamanla otomobil fabrikası kurar. "
        " Bak kızım, ben zenginliğe haddinden fazla önem veririm. Seninle evlenecek olanın mutlaka otomobil fabrikası olmalı. Sen doğduğun gün, ben bu kararı almıştım. Fabrikası olmayana ben kız vermem. "
        " Baba, bana talip olan bizim Şevko. Hani bir zamanlar hurdacıydı da, sonradan şirkette ona iş vermiştin. Üstün gayretleri sonucu beş yılda şirketin karını yüz kat arttıran Şevko. "
        " Tamam işte, Şevko, mevko. Kursun otomobil fabrikasını gelsin seni benden istesin. Ben seni sevdiğinle evlendirmem demedim ki. "
        Ertesi gün Hülya, Şevko'ya, babasıyla konuştuklarını anlattı. Bunun üzerine Şevko:
        " Baban market, pastane açmamı istemiyor ki, otomobil fabrikası diyor. Bankadaki paramı, tahvil ve hisse senetlerimi ortaya koysam otomobil fabrikasının bir kısmını inşa ettiririm. Bu fabrikanın yan kuruluş binaları olacak. Bunları hangi arsa üstüne yaptırırsın? Fabrikanın içindeki makinalar tonla para tutar. "
        Hülya:
        " Bak Şevko, arsa işini düşünme. İki yıl önce babamın bana yaş günümde armağan ettiği beş bin dönümlük arsa yeter. Birkaç bankada yüklü miktarda hesabım var. Altın, mücevher falan da var. İşe girişelim. Paramız yetmezse kredi çekeriz. Hem babam fabrikayı yarıladığımızı görsün, desteğini esirgemez. "
        Şevko ile Hülya iki yıl içinde otomobil fabrikasını hizmete sokup ilk yaptıkları otomobilleri piyasaya sürdü. Otomobiller geniş bir alıcı kitlesi tarafından rağbet gördü ve çok tutuldu. Hülya bir gün Şevko ile birlikte, babasını otomobil fabrikasına gö türdü. Fabrikayı gezen baba, Şevko ile Hülya'nın alnından öptü.
        Ertesi akşam Şevko iki tanıdığıyla gidip, Hülya'yı babasından istedi. Baba, Hülya'yı Şevko'ya verdi. Bir ay sonra nişan, iki ay sonra düğünleri yapıldı. En lüks otellerde yapılan nişan ve düğüne Türkiye ve dünya jet sosyetesinin tanınmış simaları katıldı. Şevko ile Hülya evlenerek muratlarına erdiler. Hurdacının Aşkı hikayesi de burada sona erdi.

        SON


Sayfa: 1 [2] 3 4 5 6 7 ... 10